İnsanlar gibi kitaplar için de ‘doğru zaman’ diye tanımlanabilecek bir durum var. Hani bazı insanlar öyle bir zamanda çıkar ki karşınıza, bazen tam o anda bazen de sonrasında iyi ki tanımışım dersiniz, iyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki yola birlikte devam etmişiz. Tam tersi de geçerlidir.
Keşke hiç tanımasaymışım, keşke yoluma hiç çıkmasaymış, keşke varlığından haberim bile olmasaymış, dediğiniz de olur. İyi ki’lerin keşke’lerden çok olması idealize edilir ama bana göre bu iki durumun yarıştırılmaması gerekir, çünkü her ikisi de insana dair çok yüksek bir farkındalık hâlidir. Her iyi ki’yle her keşke, “olmak” diye tanımlanan ve aslında varılması değil de yine bana göre ulaşmak için çaba gösterilmesi daha değerli olan hedefin taşlı topraklı, çiçekli böcekli yolundaki göz alıcı pırlantalardır.
Aynı şey sanırım kitaplar için de geçerli. Bir kitap okursunuz, hayatınız değişir. Bir başkasında yazarın zihninde dolaşırken önce kendinizi sonra diğer her şeyi sorgularsınız. Bir diğerinde büyülenirsiniz ya da sözcükler göğsünüzün orta yerine ağır taşlar gibi oturur, nefesinizi keser. Bunların biri ya da hepsi olur ama bu oluş kitabı okuduğunuz halinize, yaşınıza, başınıza, mevsime, güne, saate hatta yayıldığınız koltuğa göre değişkenlik gösterir. Tıpkı hayatınıza giren çıkan insanlar gibi.
Nesnel kalabilen okurlar kitapları belki daha doğru değerlendiriyorlardır diyeceğim ama bazı doğruların mutlak değil de basbayağı muğlak olabileceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Ayrıca benim gibi her okuma deneyiminde öznele fena halde dalıp kitabın yaydığı duyguların içinden geçiyor ve orada kalıyorsanız, değerlendirmeleriniz de duygularda gezinecek ve zamanlama her seferinde işte böyle sorgulanacaktır.
Eğer binlerce kişinin canını alabilecek depremler her daim gündeminizdeyse, karlı bir yangında ölenlerin yanmadan önce karbonmonoksit zehirlenmesiyle bilinçlerinin kapanmış olmasının yalancı tesellisine sığınıyorsanız, yıllar süren bir aşkın boşanmayla noktalanmasına üzüldüğünüz günlerdeyseniz, sevdiğiniz bir dostunuzun babasının ölüm haberini almasına tanık olduysanız, pek de uzağınızda olmayan ve tekrar homurdanmaya başlayan bir yanardağın yaşadığınız şehri yok edebileceği olasılığı tepenizde kılıç gibi sallanıyorsa eğer, Celladın Kızı kitabını okumak için doğru zaman değildir. Değilmiş meğer. 1940-1992 yılları arasında yaşamış Britanyalı romancı, şair ve denemeci Angela Carter bu kitaptaki öykülerini 1962-1974 yılları arasında yazmış.
Erken dönem eserleri arasında değerlendirilen ilk öykü Kontrbasa Âşık Adam kitaba dair yanıltıcı bir fikir veriyor.
Düz ve makul ölçülerdeki cümlelerle anlatılan hikâyede herkesin içki ısmarladığı, masada yeri olan, kıvrımlı hatlara sahip kontrbas Lola’yla basçı Jameson’un aşkını okuyoruz. Jameson, Lola’yı kadife bezlerle siliyor ve birlikte uyuyorlar. Hikâyenin sonu trajik ama bir öykü uzunluğunda bu sona okuru ikna ediyor. Sanıyorsunuz ki aynı sade, düz ve ikna edici anlatım diğer öykülerde de devam edecek. Oysa sonrası ensest, şehvet, kasvet, kafayı gövdeden ayırma, keder, yalnızlık, tecavüz, hastalıklardan belsoğukluğu, mevsimlerden hep kış, günler gri, kışın tebessümü yalnız, alışkanlıklar istilacı. Krizantemler buruşmuş, su boruları paslanmış, sahildeki kayıklar çürümeye bırakılmış. Renkler sönük ve muğlak, kelebekler lahana beyazı, duvarlar kahverengi. İlk öykünün intihara giden hikâyesi neredeyse hafif kalıyor. Ya da en başta sivri ucuyla sizi dürttüğünü pek fark edemediğiniz keskin bıçak özellikle kitaba adını veren Celladın Kızı’nda sert bir şekilde zihninize saplanıyor. Siz öykülerde ilerledikçe canınızı acıtarak daha derinlere dalıyor. Ama öte yandan öyle imgeler, betimlemeler, metaforlar var ki ağzınız, deyim yerindeyse, bir karış açık kalıyor. Hele ki eliniz kalem tutuyorsa ve kendinizi “yazar” diye tanımlama cüretini gösterdiyseniz eğer, hayranlıkla karışık bir kıskançlık hissediyorsunuz. Mesela; “Deri ceketliler şak diye kapatılmış bir sustalı çakı misali safları sıklaştırıyorlar.” “Gümüş bir kâsenin içindeki kırmızı bir gülün taç yaprakları bir güvercinin yellenmesini andıran yumuşak, belli belirsiz, bitkin bir ses çıkararak, alçak, yuvarlak ve kan kırmızısı bir maun masanın üzerine düşüyor.”
Anne sözcüğü ağızda ekmek ve süt kadar sağlıklı bir tat bırakıyor. Ağustos böcekleri evlerin arka bahçelerinde nabız gibi atıyor. Kadın adama gün doğumu misali tebessüm ediyor. Adamın aslanımsı yelesi artık karahindiba tohumunun beyaz ve tüylü topları kadar beyaza dönmüş. Sokaklar, denizin dibinden az önce çıkmış fokların kaygan postu gibi ışıldıyorlar. İnsafsız rüzgâr asık ve ifadesiz suratlarda Poro şarabı renginde halka halka yanık izleri bırakıyor. Tırnaklar katedral mihrabındaki mumlar kadar şeffaf. Gözler sola sola bebek kurdelelerinin masum mavisini almış. Merhamet, sesindeki savaşçı müzikte asla bir değişiklik yaratmayacak ola minör bir ton. Kızın şiddetinin ağır kokusu kulakları sağır ediyor. Yazarın aynalarla metaforik bir ilişkisi var. Birkaç öyküde aynalarla bakışıyor, içinden öte yana geçiyor ve geriye dönmeye çabalıyorsunuz. “Zamanı, mekânı ve kişiyi hükümsüz kılmaktadır ayna.” diyor Angela Carter. “Aynalar ikircikli nesnelerdir.
Ayna bürokrasisi bana dünyaya çıkabileceğim bir pasaport verir; bana dış görünümümü gösterir.” Angela’ya göre bütün sanatçılar azıcık delidir. Bu delilik, bir yere kadar, fevkaladelik derecesinde birbirine kenetlenmiş olarak varlığını sürdüren yaratıcı camiadan çoğunluğu uzak tutmak için uydurulmuş kerameti kendinden menkul bir efsanedir. İkinci dünya savaşı yıllarında doğup büyümüş yazarın kendisini bu deliliğin neresine konumlandırdığını bilemeyiz ama müthiş yaratıcı zihninin, çoğunluğun “normalliğinin” sınırlarından fersah fersah uzakta olduğunu kabul etmek gerekiyor. Edebi tarzının purple prose/mor düzyazı yani, abartılı aşırı derecede süslü düzyazı olarak tanımlanmasına karşı çıkmıyor. “Dünyanın en zor performansı doğal davranmaktır, öyle değil mi? onun dışında kalan her şey sanatkârlık ister.” diyor Angela Carter Madem öyle; sanayi devrimini başlatıp üretime kaynak bulmak gibi sözde masum sebeplerle çok uzak coğrafyalara eli kolu uzanan bir milletin soğuk ve mesafeli kibrini, öykülerin çoğunun üzerini örten, nemiyle üşüten belli belirsiz bir sis gibi hissetmem de benim okur hakkım, yorumum ve doğal davranışım olsun. “Keşke başka zamanda iyi ki okumuşum!” diye amorf bir cümleyle tanımlayabileceğim bu kitabı, varsa eğer, kendi doğru zamanınızda okumanızı dilerim.
Berrin Yelkenbiçer / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2025 / Sayı 27
Hiç yorum yok
Yorum Gönder