Ödediğim Paranın Karşılığı

Benim talebim çok basit. Sadece ödediğim paranın karşılığı. Nasıl yani diye soracağınızı bildiğim için hazırlıklı geldim. Elimde örnekler var...
0

Benim talebim çok basit. Sadece ödediğim paranın karşılığı. Nasıl yani diye soracağınızı bildiğim için hazırlıklı geldim. Elimde örnekler var. Mesela ben Roman yazarım. Romanlarımdan birinde bahsi geçen GERÇEK bir olayı burada size yineleyeyim. Hani bazı filmlerde yazar ya “Gerçek bir olaydan uyarlanmıştır. Onun gibi. Yıllar önce Londra’da bir operaya gittim. İsmi “Operadaki Hayalet”. Opera binası bile uzun uzun anlatılır ama ben kısaca iki yüz yıllık harika bir bina olduğunu, gösterinin yapıldığı yerin beş kat localarla çevrili, seyirci koltuklarının herkesin rahatça sahneyi görebileceği eğim ve düzende yerleştirildiğini, tavanlarının dev kristal avizelerle süslü olduğunu söyleyeceğim.

Ödediğim Paranın Karşılığı

Sahnedeki dekor ve ışık düzeni zaten ayrı bir şaheser. Her neyse, operanın bir sahnesinde, ki gerilim dolu bir sahne, oyuncu öyle bir gür sesle bağırdı ki, kendimizi elinde cetvelle bizi cezalandırmaya gelen öğretmen karşısındaki yaramaz öğrenciler gibi hissedip koltuklarımıza yapıştık. Titrememiz henüz geçmemişken tavanda bir çatırtı koptu. İster istemez herkes başını yukarı çevirdi. O da ne! Eşine ancak Dolmabahçe Sarayımızda rastlayabileceğimiz dev bir avize tavandaki yerinde bir iki sallandı, sonra yerinden çıktı ve hızla bağlı olduğu kablo üzerinde kayarak aşağı doğru düşmeye başladı. Kafamıza çarpacak diye bizim koltuklarımıza yakın seyirciler hepimiz yerlere eğildik. Avize süratle başımızın üzerinden geçti ve sahneye doğru uçtu. Arkasından büyük bir şangırtı ve kırılma sesleri duyduk. Sahne dağıldı sandık. Korku içinde kazayı izliyorduk. Ama garip bir şey vardı. Sahnedeki soprano ve diğer oyuncular hiç istifini bozmadan oyuna devam ediyorlardı. Biraz sonra dev avize yavaş yavaş bağlı olduğu kablo üzerinde geri geri tekrar yukarı doğru süzülüp kendiliğinden eski yerine yerleşti. Avizede ne bir kırık ne de çatlak vardı. Ancak o zaman bunun sadece oyunun bir parçası olduğunu, o kulaklarımızı yırtan şangırtı şungurtuların ise sadece ses efektleri olduklarını anladık. Avize aslında en az üç metre kadar başımızın üstünden geçmişti ama biz o korkuyla kafamıza çarpacak sanmıştık. Adamlar resmen bizi oyunun geriliminin içine sokmuşlardı. Daha sonra sahneye sular doldu, sis bastı, o sisin içinde sandalla gezen hayaletler geçti ki, hepsi gerçek gibiydi, onlardan  bahsetmeyeceğim bile. Tabii perde kapandığında dakikalarca ayakta alkış. Neden anlattım bunu? Çünkü Operadan çıktığımda içimde tatlı bir huzur vardı. Bileti hiç ucuz değildi. Ama karşılığını almıştım. 

Şimdiki maçlar ülkeler arası savaşlar gibi. Estetikten yoksun. Oyuncular Arena’da birbirlerini öldürmeye çalışan gladyatörler gibiler. Abartmayalım, öldürmeseler de meslektaş falan demeden sakatlamaya çalışıyorlar. Onun için ben bir futbol maçını bu gladyatörlerden uzak sanatkarları seyretmek için izlerim. Yani Messi, Maradona gibi attığı çalımları ağzım açık seyrettiğim kişiler nedeniyle izlerim. Bize o çalımlar doğaçlama gibi gelir ama o iki saniyelik doğaçlamayı bize yaşatmak için antrenmanlarda yüzlerce kere çalışmışlardır. Çünkü onlar gerçek profesyoneldirler. 

Boşuna mı gerçek İskender yemek için Bursa’da o küçücük dükkânın önünde sıraya girip saatlerce bekleriz? İstanbul’da yüzlerce restoranın üzerinde Sarıyer Börekçisi diye yazar. 

Hatta, komiktir, aynı sokakta karşılıklı üç tane Sarıyer Börekçisine bile rastlarsınız. Ama ben gerçek Sarıyer böreğini yemek için o ilk yapıldığı yere, Sarıyer’e giderim. Yeni bir moda çıktı. Ekonomiyle ilgili falan diyorlar, boş baklava, boş lahmacun. Sebebi fiatı ucuz olsun ki garibanlar da baklava yedim diyebilsinlermiş. İçi boş olan baklava baklava mıdır? Oldu olacak içine hiç bir şey katmadan bir kase hafif tatlı su verelim, ismini de boş Aşure koyalım. Gözlerini kapayarak ye ki sanal olarak da olsa Aşure yediğini zannedesin. 

Eski konser veya şovlar hoşuma giderdi. Mantıklı bir sahne dekorunda sanatçı harika sesiyle ve şarkıya uygun hareketlerle bizi anılarımıza uçururdu. Şimdilerde bir konsere gitsem hoparlörün gürültüsünden kulaklarım patlıyor, sahnedeki müzikle hiç alakası olmayan, devamlı bir şekilde anlamsız yanıp sönen ışıklar, yerden fışkıran meşaleler gözümü alıyor. Sahnede taklalar atan sürüyle kişi arasında Sanatı asıl icra eden şarkıcı hangisi diye kısılmış gözlerle arıyorum. Neden koltuklarında oturmak varken herkesin saatlerce ayakta seyrettiğine de hiç akıl erdiremiyorum. Biz müzik öğretmenlerimizden yedi nota var diye öğrenmiştik. Bazı şarkıcıların sesi üç notayla sınırlı, dördüncüsüne bile yetmiyor. 

Hep eskilerde diye lafa giriyorum ama maalesef yenilerde izlenecek kalitede bir film hatırlamıyorum. Buna karşılık örneğin Casablanca adlı eski bir filmi sekiz kere seyrettiğimi hatırlıyorum. Neredeyse tüm repriklerini ezberledim ama aynı zevkle dokuzuncu kez seyretmeye hazırım. Hadi bir film sevildi diyelim. Hemen devamı mahiyetinde ikincisi çekiliyor, birincisini aratır bir şekilde. Daha sonra üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi. Sakın ha! Hiç tavsiye etmem. Bunları izlerseniz birincisine çok büyük saygısızlık yapmış olursunuz. Bu yüzden uzun süredir sanat alanlarından, maçlardan, sinemalardan, şovlardan uzaktayım. 

Mozart çoktan ölmüş. Ama bir türlü ölmüyor be kardeşim. Halâ aynı zevkle dinliyoruz. “Yine bir Gül Nihal aldı bu gönlümü” şarkısını biz de yeni nesil de, değişik yorumlamayla da olsa, bir yerde duyduk mu, keyifle eşlik ediyoruz. Haydi be yeni nesil! Ne olur şaşırt beni! Hangi sektörde olursa olsun, üzerinde titizlikle çalışılmış öyle şeyler yarat ki sen veya eserin klasikleşsin. Ne olur beni tekrar sahnelere, sinemalara, konserlere götür. Ödediğim paranın karşılığını alma huzurunu tattır bana!

Kadir Ersoy / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2025 / Sayı 27

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447